Mezopotamya'nın Ruhu Diyar-ı Bekr

Mezopotamya'nın Ruhu Diyar-ı Bekr


Sezai Kırlangıç 
Mezopotamya Dicle demek, Fırat demek… Dicle aşkın bir kolu ise diğeri Fırat’tır… Fırat öfkeyle yutar, kim varsa çöreklenmiş üstüne; Dicle ise bir o kadar merhametlidir. Fırat haşinse, Dicle durgundur… Diyar-ı Bekir; bu aşkın muhatabıdır, mecnunudur. Fırat gibi dalgalıdır bakışları, keskindir öfkesi ve Dicle gibidir yüreği, anne koynu gibi sadıktır. Dicle’nin haşinliği sabırdan sonradır, Fırat’ın sabır bilmezliği, yaktığı canlardan bellidir. Dicle aşığının koynuna kendini teslim etmesini bilir, bu yüzden Dicle Diyarbakır’ın bağrındadır, Fırat uzağa düşmüştür. Bir efsane de derler ki; «Dicle'nin kaynağından Basra Körfezine ulaşan yol haritası Danyal Peygamber tarafından çizilmiştir. Allah, Danyal Peygambere bu görevi verdiğinde onu şöyle uyarır: “Elinde asa ile suyun çıktığı mağaranın ağzından başlayarak bir çizgi çiz, su arkandan gelecek. Ancak yetimlerin, dul kadınların, fakirlerin, vakıfların malına ve mülküne yetiştiğin zaman güzergâhını değiştir ki, su bunlara zarar vermesin.” Dicle'nin bereketli ve merhamet dolu suları kadar, öfkesi ve delice akışı da efsanelere konu olur. “Yunan mitolojisine göre, Asyalı Nympha kaplana dönüşmüş olan Dionysos'tan çıkarken bir ırmağın kenarına gelir. Ancak ırmağı geçebilmek için Dionysos'un kollarına sığınmak zorunda kalır ve ondan gebe kalır. Doğan çocuğa, sonradan Med soyuna adını verecek olan Medos adı verilir. Dionysos ve Nympha'nın birlikte geçtiği ırmağa ise Tigris (Kaplan) adı verilir. Bu mitos, onu Dicle yapar.”

Diyar-ı Bekr’de herkesin bir “düş”ü vardır ve herkes taşın üstünde bir şeyler mırıldanır Fırat’a, Dicle’ye, Bağlar’da öteye surlara, âşıkların volkan olup parçalandığı, Karacadağ’a. Etrafındaki surlar sanki bunu haykırır, rüya misâli bozmayın hâlimizi der gibidir, lâkin her âşık coştukça kazımış aşkını Diyar-ı Bekr’de kitabelerin üstüne… Yüzyıllar geçse de kaybolmamış bu âşıkların dillerinden dökülen…

İslâm’dan önceki adı Amid, Amed; İslâm’dan sonra ise Ebu Bekr’den mülhem Diyar-ı Bekr, Kemalizmle birlikte İslâm’ın izlerini silmek istercesine taşı andıran bakıra nisbetle Diyarbakır… Batı ve batıcılığın çirkef yüzü, İslâm’ı devreden çıkaran tarihi anlayış Diyar-ı Bekr tarihini, milli duruşunu, Kürt asilliğini inkâr ediş gibidir.

Bu çirkinliği ve inkârı görmek için Diyar-Bekr tarihine bakmak yeterli. M.Ö 9000 yılına varan bir tarih; Çayönü Tepesinde yapılan kazılar bunun canlı şahidi… Sonrası Hurri- Mitanni-Hitit ilişkileri üzerine kurulan bir tarihi süreç… Zaman zaman galiblerin yer değişmesiyle farklılaşan iktidarlar… Hititlerin yıkılması ve küçük beyliklerin oluşumu ile bölgede hüküm süren Hurri ve Aram toplulukları güçlerini kaybedince, Diyar-Bekr, önce Asur Krallığının sonrasında ise Urartuların egemenliğinde kalır. Bu dönemden itibaren bölge Batı ve İranlıların savaş sahası olmuş, birçok defa el değiştirdiğinden kendi oluş mecrasına giremez. M.Ö. 7. yüzyıl ortalarında İskitlerin yerleştiği Amidi kenti, M.Ö. 625’te Medlerin, M.Ö. 550’de de Perslerin egemenliği altına girer ve M.Ö. 4. yüzyılda Pers İmparatoru III. Darius’un İskender orduları önünde yenik düşmesiyle yörede Helenistik döneme sahne olur. İlerleyen dönemlerde yöre Persler ve Romalılar arasında devam eden savaşların cerayan ettiği bir coğrafya olmuştur. M.S. 3. yüzyılda, İran’da başa geçen Sasani sülalesi ve Romalılar arasında el değiştiren kent, M.S. 4. yüzyılda Roma’ya bağlanır. Daha sonraki dönemlerde Bizans Devleti ile Sasani’ler arasında geçen savaşlar, bölgede güçlenmeye başlayan İslâm ordularının üstünlük sağlamalarına neden olur ve Hazreti Ömer zamanında Diyar-ı Bekr İslâm topraklarına katılır.

Bu tarihten itibaren Diyar-ı Bekr İslâm dünyasının en önemli kentlerinden biri olur; öyle ki Mekke ve Medine’den sonra en çok sahabenin yattığı yerdir bu nadide kent… Gökteki yıldızlar, her biri birbirinden güzide yıldızlar, Diyar-ı Bekr’in göklerindedir, havasındadır, kokusundadır, ruhundadır… Onlarla birlikte Diyar-ı Bekr kendine gelir, 3 bin yıllık kölelik, Batı ve Pers arasındaki sömürge hâli biter ve küçük beyliklerden sıyrılıp bir türlü büyük oluşlara açılamayan bölge halkı birden sıçrayıverir, varlık şuuru hâlinde kendi kimlik ve yaratılış sırrını İslâm’da bulur ve Bizans-Roma işgaline karşı içten kaynayan bir ateş hâlinde İslâm ordularının, güzide yıldızlarının safında yer alırlar. Bu yüzden şehid sahabelerin bereketiyle Diyar-ı Bekr İslâm dünyasında beşinci Harem-i Şerif gibi anılır. (Ulu Cami).

Hazreti Ömer Radıyallahu Anh’in halifeliği sırasında Bizans İmparatorluğu’nun başında Heraklius (610-641) bulunmaktaydı. İslâm orduları Yermük savaşıyla Heraklius'u yenerek Suriye'yi fetheder. Hazreti Ömer Kuzey Mezopotamya bölgesinin fetih işini İlyas Bin Ganm Radıyallahu Anh’a verir. İlyas Bin Ganm Radıyallahu Anh, içinde bine yakın Sahabe de bulunan sekiz bin kişilik bir orduyla harekete geçer ve beş ay süren kuşatmanın ardından Hazreti Halid bin Velid Radıyallahu Anh sur dibinde yaptığı keşiflerde surun doğu vadisine bakan yönünde (şimdiki dairesinin bahçeler cihetinde) gördüğü gizli su deliğini genişleterek oradan içeri girebileceğini keşfeder ve Amed 639'da İslâm coğrafyasına dâhil olur. Bölge halkına iyi muamele edilir ve İslâm dinine zorlanmazlar. Buna rağmen halk kendi isteğiyle İslâmiyet'i kabul ederler. Hazreti Osman Radıyallahu Anhzamanında ayrı bir vilayet haline gelen El Cezire bölgesi, Diyar-ı Mudur, Diyar-ı Rabia, Diyar-ı Bekr isimleriyle üç amilliğe ayrılır ve Diyar-ı Bekr amilliğine Velid bin Ukbe getirilir.

Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit olan Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman dâhil 27 sahabe bu bölgede, 13 sahabe ise surların farklı bir yerinde şehid olur. Yaralanan Sultan Sasa’nın da 6 ay sonra şehid olmasıyla birlikte bölgeye toplam 41 sahabe defnedilir Diyar-ı Bekr’de mezar yerleri kesin olarak bilinen 30 sahabenin 27’sinin kabri Hazreti Süleyman Camii’nde bulunuyor. Mekke ve Medine’den sonra en çok sahabenin bulunduğu yer olarak tarihe geçen Diyar-ı Bekr, Hazreti Süleyman ve sahabe arkadaşlarının fetihlerinden sonra bir daha işgal edilemez ve Diyar-ı Bekr’in güzide insanları bu bereketli yıldızların peşinden ayrılmaz. Hazreti Süleyman Camii’nde yatan sahabelerin isimleri şunlar: “Süleyman İbn-i Halid Radıyallahu Anh, Amir b. Ehves Radıyallahu Anh, Huzeyde b. SabitRadıyallahu Anh, İmran b. Bişr Radıyallahu Anh, Selem b. Yes’ub Radıyallahu Anh, Macid b. TalhaRadıyallahu Anh, Musanna b. Asim Radıyallahu Anh, Salim b. Adiyy Radıyallahu Anh, Malik b. HafizRadıyallahu Anh, Hattab b. Cerir Radıyallahu Anh, Efleh b. Saide Radıyallahu Anh, Malik-i Eşter Radıyallahu Anh (Bu mekânda Parmağı kendi Balıkçılarbaşı Aşefçiler Sokakta medfundur), Mir Seyyaf Radıyallahu Anh(Hasırlı Mah. Kardeniz 2 Sk.), Sahad bin Ebi Vakkas Ebul Muhsin Radıyallahu Anh (Dağ Kapı’da kapının yanında), Sa’saa bin Sühân Radıyallahu Anh (Ulu Camii yanı, Hasan Paşa Hanı karşısı), Mirsiyap Radıyallahu Anh (Şeyh Matar (Dört ayaklı) Camii bahçesinde), Ebul Mücin (Hançer-i Güzel) Radıyallahu Anh (Lalabey Mahallesinde), Hazreti Süleyman Radıyallahu Anh, Hazreti Rıdvan Radıyallahu Anh, Hazreti MesudRadıyallahu Anh, Hazreti Beşir Radıyallahu Anh, Hazreti Hamza Radıyallahu Anh, Hazreti Amr Radıyallahu Anh, Hazreti Sabe Radıyallahu Anh, Hazreti Sabit Radıyallahu Anh, Hazreti Zeyd Radıyallahu Anh (2 ayrı kişi), Hazreti Halid Radıyallahu Anh (2 ayrı kişi), Hazreti Numan Radıyallahu Anh, Hazreti MuhammedRadıyallahu Anh (2 ayrı kişi), Hazreti Abdullah Radıyallahu Anh (3 ayrı kişi), Hazreti Hasan Radıyallahu Anh(2 ayrı kişi), Hazreti Ka’b-Zişan Radıyallahu Anh, Hazreti Fudayl Radıyallahu Anh, Hazreti Malik Radıyallahu Anh, Hazreti Fahr Radıyallahu Anh, Hazreti Ebul Hamd Radıyallahu Anh, Hazreti Ebu Nasr Radıyallahu Anh, Hazreti Muğire Radıyallahu Anh.”


Daha sonra Şeyhoğulları, Hamdaniler, Mervaniler gibi mahalli hâkimiyetleri takiben Diyar-ı Bekr Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey zamanında, Oğuz boylarının Anadolu akınları sebebi ile temasa başlar ve nihayet 1048 yılında Mervanoğulları Nasrülddevle Ahmet’in Tuğrul Bey’e itaatini arzetmesi ile Büyük Selçuklu hâkimiyetini tanır. Sultan Melikşah devrinde 4 Mayıs 1085 tarihinde Büyük Selçuklular tarafından idare edilen Diyar-ı Bekr’in Osmanlı Devleti’ne katılması 15 Eylül 1515’te Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşir.

Türklerin yönetmediği bir idarenin Anadolu’da teşekkülü ile birlikte İslâmbol’un İstanbul’a dönüştürülmesi gibi Diyar-ı Bekr artık Diyarbakır’dır artık ve zulmün işkencenin, cehaletin, kıskançlığın katliamların şehri olarak anılmaya başlayacaktır. Şapka inkılâbında asılan binlerce insan ve topa tutulan şehir Kastamonu-Rize iken, Allah denilen ne kadar cami-medrese varsa yerle bir edilirken, alfabeden tarihe, dilden düşünceye her şey yasaklanırken Diyar Bekr Şeyh Said’in İslâmcı kıyamıyla şahlanır, özüne ruhuna dönmek için canını ortaya koyar bölge ahalisi… Lâkin Batıcı saldırılardan canını kurtaramaz, fikrini kurtaramaz, evlatlarını kurtaramaz… Yine de en geç Batılılaşan şehirlerdendir. İstanbul’a baktığınızda Diyar-ı Bekr’in surlarının Batılılaşmaya ne kadar dirençli olduğu görülecektir. Bugünün İstanbul’u Yahudilerin, Ermenilerin ve ne kadar Batıcı sömürgeci tipler varsa yuvalandığı ve rahatça hareket ettiği yerdir ve İstanbul’un Türk(!)leri bunları içlerinde barındırmaktadır. Her çeşit pisliğin, suçun, ihanetin, aşağılık işbirlikçiliklerin gerçekleştiği yer olduğu bugün herkesin mâlumu. Ama bu mâlum, İstanbul gerçeğinin-hakikatinin, İslâm’ın fetih sembolü oluşunun önüne geçememekte ve aksine aslını her defasında hatırlatıcı aksiyon ruhu üflemektedir. Diyar-ı Bekr’de böyledir, böyle bakılmalıdır…

Taşlara bile düşmanlık güder Kemalist komitacılar. Öyle ki; 1930 yılında şehri baştanbaşa kuşatan 3 bin yıllık geçmişi olan tarihi surların yıktırılması için girişim başlatırlar ve bu yıkımı öyle aşağılık bir gerekçeye bağlarlar ki, insanın bu cehalet kumkuması çerisinde debelenen iktidar manyağı tipleri aynı surların önünde teşhir edesi geliyor. Gerekçeleri; “şehrin boğucu bir sıcaklık içinde oluşunun tek sebebi bu surların hava akımına engel olmasıdır.” 1931'den itibaren surlar yer yer büyük dinamitlerle yıktırılmaya başlanır ve bölge halkından sur taşlarını alıp kullanmaları istenir. Ne hikmetse 1 yıl boyunca süren yıkımdan 1932 yılında vazgeçilir.

Medreseler, camiler, hanlar, kervansaraylar, kitabeler diyarı Diyar-ı Bekr sanki hâl diliyle kendi ulviyetini, niyetini, servetini açık eder gibidir. Mezopotamya’nın ruhu misâli bütün aşkıyla, kültür zenginliği ile, Batı ve Pers işgalinden kurtulmuş olmanın verdiği 1300 yıla varan özgüven ve bağımsız anlayışı ile Mezopotamya’nın beyni ve kalbi gibidir. Musul ve Kerkük’ü kollar ve ayaklar saysanız, Belücistanı ve Tunceli’yi kulaklar saysanız Diyar-ı Bekr’e beyin ve kalb demekten başka bir şey yakışmaz… Ne Lenin’in harcı vardır bu topraklarda ne Arial Şaron’un, ne Obama’nın borusu öter buralarda ne İsviçre’de değişime uğramış dul karı yetmesi dalkavukların, ne Kemal’in kamçısı tesir eder ne Farisi kahpesinin fitnesi, Diyar-ı Bekr Leyla gibidir, Mecnunlarını sürükler ardı sıra, Kerem gibidir Aslı’ya aslını hatırlatmak için yakar kendini, Mem gibidir Ziyn etrafında örülen fitne fesatları kırmak için yakar gemileri… Diyar-ı Bekr başkadır. Adını aldığı kabileden mülhem Ebu Bekir misâli engin ve geniş, kendini fetheden Hazreti Ömer gibi adil, ordusuna kumandanlık etmiş Hazreti Halid misâli keskincedir…

Diyar-ı Bekr şimdilerde hakikatini arama peşindedir, yeniden diriltici nefese eski ihtişamına kavuşma arzusundadır… Büyük Doğu’ya hasret, kendini de yüceltecek bir yücelik peşindedir. Başyücelik peşindedir. Böyle de olmak zorundadır zaten; mukadderat gereği, bunca sahabenin kabri, bunca âlimin karıştığı toprak ve bin yıllara varan muazzam kültür, Diyar-ı Bekr’linin o nuranî yüzlü insanlarının izzeti ve şerefi Batı dünyasının ayaklarının altına atılamazdı, Siyonist Haçlı’ya peşkeş çekilemezdi. Diyar-ı Bekr bilir ve bilmelidir de kendisini diriltici nefesin Başyücelik Devleti’nde saklı olduğunu ve yine bilir-bilmelidir de onu kurtaracak Kumandan’ının Bolu’da mahpus olduğunu. Sahtelerin peşinde vakit kaybetmekten bıkmıştır Diyar-ı Bekr… Bu yüzden dillendirir ve dillendirmelidir de her zaman Diyar-ı Bekr’in bağımsızlığı, Diyar-ı Bekr’linin kurtuluşu ve refahı Bolu’dan geçer diye.



Bir zamanlatüm Doğu âleminde ve İslâm dünyasında Diyar-ı Bekr ilim ve irfan merkeziydi. Birçok âlim, fakih, muhaddis bu topraklarda yetişmiştir. Bir kaçına bakalım:


Fatih’e hocalık yapan Molla Güranî icazetini Diyar-ı Bekr’de Zinciriye medresesinde alır. Fatih’e hocalık yapan Molla Güranî’ye icazet veren Diyarbekir’de ondan çok daha ileri, dönemin profesörü seviyesinde en az 7-8 kişi vardı ki, ona diploma verdiler.

Muslihiddin-i Lari İran’da Laristan’da doğdu. Hindistan ve Halepte bulundu. İstanbul’da Ebussud efendiyle beraber oldu. Sonra Diyar-ı Bekr’e geldi. İskender Paşa çocuklarına onu hoca tayin etti. Hüsrev Paşa medrese müderrisliğini verdi.1591’de vefat etti.

Palu (Parlı) Camii ismi de verilen yapının batısında Büyük Hekim Muslihiddin-i Lari'nin mezarı vardır. 29 eser sahibidir. Hadis, tefsir, fıkıh, kelam, dil, tarih, mantık eserlerinin yanı sıra 2 astronomi eseri vardır. Bu eserler Kandilli ve Süleymaniye kütübhanesindedir.

Hüseyn bin Sa'd bin el-Hüseyn el-Amidî, lügat ve şiir ilminde tanınmıştır. Diyarbakır'da yetişmiş olup, önce Bağdat'a, sonra da Şam'a yerleşmiştir. Diğer kitabları ise, "Fuhûlu'ş-Şuarâ" ve "Kitâbu'l-İhtiyarât" adlarını taşımaktadır. Bunun dışında, Ebu Temam gibi "Hamase" ve "Kitâbu Maâni'ş-Şi'r" adlı iki eseri daha vardır. Divânı, ünlü şair Ebu 'Alâ el-Ma'arrî tarafından "Abesu'l-Velîd" adıyla şerhedilmiştir. Divânı Hicri 1300 tarihinde İstanbul'da el-Cevâib matbaasında basılmıştır.

Ebu Ali Hasen bin İbrahim bin Ali el-Fârikî, Kürd ulemasından ve Şafi'î fukahasından olup, 10 Rebi'ulevvel 433 tarihinde Meyyafarkîn (Silvan)'de dünyaya gelmiştir. Tahsiline Meyyafarkîn'de Ebu Abdullah Muhammed el-Kazerûnî'nin yanında başlar. Hocasının vefatının ardından Bağdat'a gidip orada tahsiline devam eder. Ebu Nasr İbn es-Sebbağ'da okur. Sonra Ebu Ca'fer Muhammed bin Ahmed, Abdullah bin Muhammed es-Sarifînî, Ebu'l-Huseyn İbn en-Nakûr vesair ulemadan tedris eder. Hadis ve fıkıh ilminde mütebahhir hâle gelir. Sonradan Vâsıt şehrine giderek orada müderris olur. Bu şehirde aynı zamanda Kadı da olur. Uzun zaman bu vazifede kalır. Yaşı ilerleyince bu vazifeden ayrılarak yaşlanmış olduğu hâlde güçlü hafıza ve zekâsıyla vefat edinceye kadar fıkıh ve hadis ilimleri okutmaya devam eder. 22 Muharrem 528 tarihinde Vâsıt şehrindeki medresesinde, yüz yaşına yaklaşmış vaziyette vefat eder. Fıkhi konularda telif ettiği eserleriyle tanınmıştır.

Aşk’la başladık aşkla bitirelim; Ahmed-e Hani’nin meşhur eseri Mem-u Zin’den bir dörtlük: 


MEM BI DÎCLE'RA DI BEYÎVE / MEM'IN DİCLE'YE SESLENİŞİ
'Ey Şıbhetê eşkê min rewane! / 'Ey benim gözyaşlarım gibi dökülen nehir!
Be Sebr û Sıkünî aşiqane / Ey âşıklar gibi sabırsız ve sükûnetsiz nehir!
Bê Sebr û Qerar û bê Sıkûnî / Sabırsız, karasız ve sükûnetsizsin, 
Yan Şıbhetê min tu ji cinûnî? / Yoksa benim gibi sen de deli misin?
Qet nine jibo tera qerarek / Senin için hiçbir karar kılmak yok, 
Xalıb di dilê tedaye yarek.' / Galiba senin gönlünde de bir yar var. 



Furkan Dergisi, Eylül 2010

Kürd Kültürü ve Mewlana Xalid-i Bağdadî



Kürd Kültürü ve Mewlana Xalid-i Bağdadî

Kürt Kültürü ve Mewlana Xalid-i Bağdadî
Sezai Kırlangıç
    

KÜLTÜR NEDİR?

Bir hayat biçimi olarak kültür; fert ve toplum olarak birlikte yaşayan insanların kendilerine öğretilen ve kendilerinin öğrendikleri ile meydana getirdiği, geliştirdiği ve sonraki nesillere aktardıkları her şeyi ifade eder. Ve bu her toplumda farklı olabildiği gibi, aynı toplumun içinde birbirinden farklı coğrafya ve kültürde de kendini gösterebilir. Kültür, bir toplumun kimliğini oluşturan ve onu diğer toplumlardan farklı kılan unsurlar bütünüdür. Kültür, bir nevî, bir toplumun kendine has yaşama ve düşünme tarzıdır.
Kültür, genel olarak iki temel unsurdan oluşur; Maddî Kültür (binalar, her türlü araç-gereç, giysiler vb), Manevî Kültür (inançlar, gelenekler, normlar, düşünce biçimleri vb). Kültürün maddî ve manevî unsurları arasında karşılıklı olarak sürekli bir etkileşim-gelişim vardır. Birinde meydana gelen herhangi bir değişim, diğerini de etkiler. Diğer yandan, kültür de sonuçta bir insan eseri olduğundan, birbirine yakın, birbirleriyle kaynaşmış insanların kültürleri de birbirine yakın veya aynıdır.

EMPERYALİST KÜLTÜR; KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

Emperyalizm; kapitalizmin, sömürünün en yaygın olduğu, kitleler hâlinde insanlığın ezildiği ve iğdiş edildiği en acımasız safhasıdır. Emperyalizmin milletleri sömürmek ve istismar etmek için oluşturduğu en önemli iki sistemdir kapitalizm ve demokrasi. Biri ile zihinler ve fikirler istilâ edilirken (demokrasi); diğeri ile topyekûn iktisadî sistem felç edilmekte, üretici güçlerin gelişmesine engel teşkil edecek tekeller oluşturulmaktadır (kapitalizm). Kültür emperyalizmi ise; sermayesi ve silah gücü müessir ülkelerin az gelişmiş diğer kültürleri, özellikle kitle haberleşme araçlarıyla etkilemesi ve kendine benzetmesidir. Bu benzetme ve yayılmacılık anlayışı sömürgeciliği kolaylaştırdığından, mevcut-mahallî kültürünün folklorik-turistik bir anlam taşımasının dışında büyümesine ve gelişmesine izin verilmez. Bütün bunların zaman zaman zorla gerçekleştirildiği yerler ve ânlar vardır, bu da Kültürel Asimilasyon olarak fikir dünyamızda yer etmiştir.
Kültürel Asimilasyon; bir kültürün, kendi içindeki bir azınlık kültürünü, kendi kültürü içinde eritmesi ve kendine benzetmesi de demektir. Asimilasyon, normal (sanılan!) bir süreçle olabildiği gibi, devlet eliyle ve zorla da gerçekleştirilebilir. Bu asimile ediliş, kültürel-emperyalist böyle bir saldırıya bu maruz kalış, içtimaî çürüme, çözülme ve yıkılmayı da beraberinde getirir. Bu safha ise Kültürel Yozlaşma olarak anılmaktadır. Kültürel yozlaşma; yabancı kültürlerin olumsuz etkisi ve toplumun kendi öz değerlerine yeterince sahib çıkmaması sonucu meydana gelen kültürel bozulmadır. Bir deyişle, Kültür Emperyalizmi, kültürel yozlaşma ve yıkılmayı da beraberinde getirmektedir. Hâl böyle olunca, emperyalist saldırılara karşı cemiyetlerin de kendi kültürlerini muhafaza etme ve aynı coğrafyada birlikte yaşadığı ve aralarında “Kültür Birliği” bulunan cemiyetlerle sımsıkı münasebetler, sağlam bir Kültürel İşbirliği sergilemeleri zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Ki ancak o zaman, Emperyalizmin kültürel asilimasyon zulmü ve Batılılaşma şeklinde tezahür eden sömürge saldırısı boşa çıkarılabilir.
Bugün bilinmesi gereken bir hakikat var ki, bildiğimiz anlamda 1400 yıldır süregelen İslâm Kültür Anlayışı ve Müslümanların yüzyıllar boyunca zenginleştirdiği bu muazzam Kültür Mirası, tek başına hiç bir millete has değildir. Bugün hangi ırktan, kavimden, coğrafyadan olursa olsun, Müslim de, Buhari de, İmam-ı Azam da, İmam-ı Şafi de, Gazali de, Mevlana da, Selahaddin Eyyubi de, Ahmede Xani de, Evliya Çelebi de aynı kültürün parçasıdır. Diğer bir ifadeyle; Kürt kültürünün parçasıdır, Arab kültürünün parçasıdır, Türk Kültürünün parçasıdır, hangi kavimden olursa olsun, her müslümanın kültürünün parçasıdır. Bütün bunlar el atılınca ayrıştırılacak şeyler değildir. Hoş, el atılıp ayrıştırılınca ortada ne kalacak, o da ayrı bir mevzu. Kürt Kültürünü, yontulmamış Rus kültürü ve diyalektiği ile ifade etmenin ve onun üzerinden Kürt Millî Kültürü edebiyatı yapmanın çelişkileri de bedahet hâlinde sırıtmaktadır.

KÜRT KÜLTÜRÜ

Kürtler İslâm’ın kendilerine sağladığı engin fikir ve anlayış çerçevesinde dillerini, kültürlerini zenginleştirmiş ve alfabe olarak da Arabça veya Farsça’yı kullanmışlardır. Bu sebeble, eserlerini genellikle Farsça ve Arabça dili üzerinden vermişlerdir. Bunda da, içinde bulunulan bölgenin, estetik kaygıların, ruhî çerçevenin oldukça büyük etkisi vardır. Kürtler öteden beri Batı’ya karşı kindar ve tepkilidir. Çünkü İslâm’dan önceki dönemde Kürt coğrafyası Batı tarafından istilâ edildiği zaman, Kürtlerin malları yağmalanmakta, kültürleri yağmalanmakta, katliamlara maruz bırakılıp dağlara göçe zorlanmaktaydılar. Kürtlere âit kültürel faaliyetlerin yoğun olduğu ve kayıt altına alındığı tarih ise İslâm’la şereflendikleri ândan sonradır.
Kürtler yoğun olarak Toros ve Zagros dağlarının kesiştiği, Mezopotamya’yı da içine alan, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, İran'ın Kürdistan, Batı Azerbaycan, Azerbaycan (Zengilan, Lâçin, Kubadli, Kelbecer) Kermanşah ve Loristan eyaletlerinde yaşarlar. Mezopotamya, Fırat ve Dicle sularının arasındaki yere denilen ve binlerce yıldır kullanılan bir isimdir. Etimolojik olarak Yunanca kaynaklı bir isim olan Mezopotamya; ilk tapınak, ilkyazı, ilk aritmetik, tıb, ticaret, dış ilişkiler, diplomasi, barış antlaşması, ilk türkü, ilk yontu, ilk mutfak, ilk tiyatro, ilk astroloji gibi “ilk”lere sahne olmuş bir bölgedir.
Kürtler de tıpkı çağdaşları, komşuları, kader ortakları Türkler ve Arablar gibi zengin bir kültür mirasına ve beynine sahibtirler. Yüzyıllık işgal, asimilasyon, yok sayma ve yasak muamelesi görme, bu eserlerin açığa çıkmasını geciktirmiş veya yabancı ülkelerde yayınlanmasına sebeb olmuştur. Bu da yazımızın başında belirttiğimiz, milletleri inancından koparma, kültüründen koparma, kendi coğrafyasına yabancılaştırma, yalnızlaştırma tehlikesini doğurmuştur.
Kürtçe’nin Kurmanci lehçesiyle bugüne kadar ulaşmış edebî eserleri arasında Elîyê Herîrî (1425-1495), Feqîyê Teyran (1590-1660), Melayê Cizîrî (1570-1640) ve Ehmedê Xanî (1650-1707) gibi şairlerin büyük payı vardır. Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn adlı ünlü eseri ilk kez 1730’da çevrilip yayınlanmıştır. Ehmedê Xanî, Türkçe, Arabça, Farsça yazdığı bir çok nazımdan başka, kafiyeli Arabça-Kürtçe sözlük olan Nûbihar’ın (İlk Meyvalar) da yazarıdır. Beyazıd okulunda öğrencisi ve halefi olan İsmaile Beyazidî (1954-1709) de ardında birçok şiir ve bir Kurmançi-Arabça-Farsça sözlük olan Gulzar’ı (Gülbahçesi) bırakmıştır. Hemadanî Baba Tahir (935-1010), Kürt edebiyatının ilk yazılı örneğini, 1100 yıl önce İran’da Arab alfabesiyle Kürtçe yazmıştır. Mela Ehmade Beta (1414-1495) da yine Mevlüd’ünü Kürtçe yazmıştır. Yine 16. yüzyılda Erdelan valilerinin yahut Hevreman sultanlarının saraylarında Goran lehçesinde lirik ve dinî eserler veren bir şairler grubundan bahsedilir ki, bunlardan en meşhurları Ehmede Textî (1940?-1760) ve Şeyh Mustafa Beseranî’dir (1641-1702). Kürt edebiyatında müessir rolleri olmuş Erdelanlı Mah Şeref Hanım (1800-1847), Diyarbakırlı Sira Hanım (1814-1865), Benvarili Mirheban (1858-1905) gibi Kürt Kadın edebiyatçılar da seçkin eserleri ile kültür dünyamızda iz bırakmışlardır. Öte yandan Kürt Tarihi üzerine önemli bir kaynak eser olan Şerefnâme, Bitlis Kürt Hükümdarı, tarihçi, yönetici, yazar ve araştırmacı Şeref Han tarafından, 1597 tarihinde, Farsça olarak yazılmış en eski eser olarak zihinlerde yer etmiştir. Muhakkak ki iki farklı kültürü kendinde terkib edebilmiş İdris-i Bitlisî’nin Heşt Behişt (Sekiz Cennet) adlı, Türk-Kürt Kültür Birliğinin resmi gibi ortaya koyduğu tarih kitabı baş eserdir. Şimdi adını saydığımız bir çok Kürt Alim ve edebiyatçıdan sadece birinden, Mewlana Xalid-i Bağdadî’nin hayatından kısaca bahsederek yazımızı nihayetlendirelim. Hakikaten devâsâ bir kültür mirası üzerine oturduğumuzu hemen farkedeceksiniz. Kaldı ki bu miras, sadece Kürde has da değil. Bu miras, bu kültür, hem Türk’ün, hem Arab’ın, hem de Kürdündür.


MEWLANA XALİD-İ BAĞDADÎ

Asıl adı Xalid Bin Ehmed... Caf aşiretinden... 1777 yılında (1778 ve 1779 da denilmekte) Şehrezor’da dünyaya gelişi... İslâm dünyasında Celaleddin-i Rumî’den sonra yalnızca ‘Mewlana’ lakabıyla anılan ve bu sıfatla meşhur olan ikinci kişi... Kendisine Mewlana Xalid-i Bağdadî denmesi, bir süre Bağdat’ta kaldığından.. Diğer yandan, icazetnamesinde Ebü’l-Bahâ Eşşeyh Ziyâeddin Mevlânâ Hâlid bin Ahmed bin Hüseyin eş-Şehrezûrî el-Kürdî olarak isimlendirilişi..
Kendi döneminin ünlü bilginlerinden ve Muhammed Âdem-i Kurdî, Salihê Kurdî, Mıstefayê Kurdî gibi Kadirî tarikatı âlimlerinden icazet alır. İran Kürdistan’ındaki Senendec’te Muhammed Quseym’den matematik, geometri, mühendislik gibi ilimleri öğrenir ve eğitimi için gittiği Bağdat’tan Süleymaniye’ye dönerek, Şeyh Evdilkerim Berzencî’nin ölümü üzerine genç yaşta Süleymaniye Medresesi’nin sorumluluğunu üstlenir.. Yedi yıl burada kaldıktan sonra 1805'te Hicaz’a gitmeye karar veren Mewlana Xalid-i Bağdadî, bir süre Şam’da ikamet ederek, Medine’ye ve oradan Mekke’ye geçer. Hac ziyaretini müteakib tekrar Süleymaniye’ye dönen Mewlana Xalid-i Bağdadî burada, Sinê ve Hamedan’da öğretmenlik yapmaya başlar. Ancak kısa bir zaman sonra 1809 yılında arkadaşı Mîrza Azîmabadî ile Hindistan’a gitmeye karar verirler. İran üzerinden Hindistan’a altı ay boyunca yürür ve yol boyunca İslâm âlimleriyle mülahazalarda bulunan Mewlana Xalid-i Bağdadî, Abdullah Dehlewî tarafından büyük saygıyla karşılanır ve iki yıl içerisinde icazetini alarak geri döner. Süleymaniye’de bir süre kalan Mewlana Xalid-i Bağdadî, Bağdat’a giderek sonraları ilk Xalidîye tekkesi olarak anılan İhsaniye Medresesi’ni açar. Burada hem Kadirî hem de Nakşî şeyhi olduğu için kendisine Zülcelâleyn (iki kanatlı) ünvanı verilir. Bağdat’ta bir süre kalıp Süleymaniye’ye dönen Mewlana Xalid-i Bağdadî, yeni bir tekke açar ve insan yetişitirmeye koyulur. Eğittiği haleflerini -ki bunlardan 33'ü Kürttür- Müslüman ülkelere gönderen Mewlana Xalid-i Bağdadî, tekrar Bağdat’a, oradan da Şam yakınlarındaki Salihiye’ye gider. Burada bir tekke açan Mewlana Xalid-i Bağdadî, 16 Haziran 1826 tarihinde Şam’da başgösteren veba hastalığına yakalnır ve 49 yaşında vefat eder. Sultan I. Abdülhamid’in emriyle kabrinin üstüne bir kümbet yaptırılan Mewlana Xalid-i Bağdadî’nin kabri, Şam’ın Salihiye ilçesindeki Kasyun tepesinin eteğindedir.
Daha çok Farsça şiirler yazan Mewlana Xalid, Kürtçe şiirler de yazmıştır. Başta akaid ve fıkıh hakkında olmak üzere, birçok konu hakkında eserleri vardır. Başlıca eserleri;Mîssbahud’Dîwan (Şiir-Farsça, Arabça, Kürtçe - İstanbul, 1844), Mecdî Tadîfî Menaqîbî(İstanbul, Menkıbe, 1875), Eqîda Kurdîya (Kürtçe elyazması akide), Risaleya Rabita(Rabıta Risalesi), Mektûbat (Öğrencilerine yazdığı Arabça, Farsça mektublar), Adab RisalesiZikir Adabı RisalesiTarîk RisalesiCila’ül-ekdârFera’idü’l-FevâidHosînameya Mewlana (Mevlana Halid’in Vasiyeti), Eqd-ul Cewherî fi Ferqî Beyne Kesb-îl Matûrîdî(Eşarîlerle Maturidîlerin kesb ve irade-i cüziyye konusundaki görüşlerini inceler - Ebdulhemîd Xerpûtî tarafından yazılan bir şerhi vardır), Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail(Mektubat ve diğer risalelerden iktibaslar), Makamat-ı Elî Herîrî-i KurdîCem-ul Fuad kitabı üzerine bir “haşiye”, Nîhayeyî Remelî (Cuma bahsi, 2 cilttir), Şerha ‘Eqayida ‘Eddûdî (Şerh - Hanefî mezhebinden Şafi’î mezhebine geçenler için bir kılavuz), Seyalekûtî (1804’ten önce yazıldığı biliniyor), Xalîbet-il Ekrad fî Teqelubat-îl EmsarFeraîl-il FewaidCela-ul Ekdar we Seyf-il Bîtarî we SelewatRîsala Adabên Şêx û Mirîdan (Şeyh ve Müridler için Zikir Adabı), Rîsala Zikrkirina di Tefrîqa Nexşebendî de (Nakşibendî tarikatında Zikrin kuralları hakkında risale).
 Aylık Dergisi, Şubat 2010





Mîmarê Îbda Salih Mirzabeyoğlu "DOZA "DIVÊ MESELEYA KURDAN ÇAWA BİBE" MIN ELAQEDAR DIKE"



Mîmarê Îbda Salih Mirzabeyoğlu

"DOZA "DIVÊ MESELEYA KURDAN ÇAWA BİBE" MIN ELAQEDAR DIKE"


  Pêşkêş: Em ê ji hevpeyvîna ku Ajansa ZendPrresê di 1992an de bi Mutefekkir Salih Mirzabeyoğlu re li ser “Pirsgirêka Kurd” kiriye beşeke neqandî, di vê dema ku ji her serîkî dengek derdikeve de ji bo navnîşanek rast û weke pusûlake ku şaş nabe pêşkêşî we bikin. Sernivîs aîdî me ye. Hûn dikarin temamê tekstê ji berhema bi navê “Adimlar” ya Mîrzabeyoğlu an jî di malpera  wwww.furkandergisi.com  de bixwînin.

ZENDPRESS- Li gorî we pirsgirêka kurd çi ye? Li qada Turkiyê û Rojhilata navîn çi dide îfadekirin? Wate û rewşa wê li dinyayê çi ye?
SALİH MİRZABEYOĞLU- Tişt û bûyer, li gorî naveroka xwe suala ku jê tê kirin bersiv li gorî mahiyeta wê tê dayîn; di vê nêrînê de divê pêşî sual rast bê pirskirin û bê watekirin…Ji bo ku sual bi rasthatî û ji serî defkirin nebe, ez diyarkirina vê pêwist dibînim; ev helwesta min, wekî yê ku muxatabê xwe girîng digre, ev peyva ku ji dev derdikeve berpirsiyariya wê seh dike weke însanê xwedî raman qebûl bikin…Niha jî em werin suala we: “ pirsgirêka kurd çi ye?” ev sual tê wateya “pirsa kurd çi ye” , “rêjeya kê ye” û “ bi çi nêrînê”, bi wateya wan sualan mirov dikare bersiv bide… Dema li gorî wateya vê çarçovê bersiv bê dayîn ji xwe li Tirkiyê, li Rojhilata navîn û li Dinyayê wate û rewşa wê tê diyar kirin… Heke hûn bipirsin bê “pirsa kurd çi ye?” evanê navdar ku tê zanîn, kêm dîtina gelê kurd, perçiqandin, xwesteka qebulbûna nasnamê, daxwaza îdarekirina xwe bi xwe” ev bersiv li pirsgirêkê derîk û nêrîneke nû venake… “ rêjeya kê ye?” û “ bi çi nêrînê?” tê vê wateyê, mînak li gorî nêrîna Turkiyê, Îran, Iraq û Suriyê, bi dîrokî, erdnîgarî, siyasî an jî ku bi xwestina nêrîna îqtîsadî bê sualkirin, wê wextê divê li wan qada li muxatabê mijarê bê lêgerîn; çimkî aliyekî sualê, mijara ku hatiye qeydkirin bi têgihîştin, bi hîm, şêwaz û ristikê xwe û yê kar dibîne behsa zanistî û pisporî ye… Bi dîtina min, ji suala “pirsgirêka kurd çi ye?” bêtir “ divê pirsgirêka kurd çawa be” ev doz min elaqedar dike… Kifş e ku li pirsgirêkê li gorî rêje û nêrîna dinyayê, bi mijareke bizav temaşe dikim… Ji xwe nêrîna wiha, hem heqîqeta tegihîştina mehellî muraqebe dike û hem jî li dora “pirsgirêka kurd çi ye?” vekirina bi rê ve dibe.

ZENDPRESS- Ji hêla Îslamî ve pirsgirêka kurd çi ye?..
SALİH MİRZABEYOĞLU- “Li gorî we pirsgirêka kurd çi ye” ev sual jî eynî ye… ji bo ku suala we bê fêhmkirin berî niha min diyar kir, ezê li gorî wê bersivê bidim… Rêjeya fikrê ferd, civaka sinifî û qewm, pêwistiya cih û demê tecelî û îfade dikin. Weke hûn jî dizanin, di hikemiyat û felsefê de ji giyanê re “dem” û ji madde re jî “cih” tê ifade kirin; Weke Mîmarê ÎDEOLOGÊ MEZIN YÊ ROJHILATÊ Necîp Fazil gotiye, nîgarekarê keyfiyetê, “dem” û yê kemiyetê jî “cih” e… Ku li vê çarçovê bê nêrîn, pirsgirêka kurdan , pirsgirêka tirkan , pirsgirêka ereban û ya azeriyan jî yek e: Bi kûrbûn û firebûn pirsgirêka însan û civakê ye “Muxatabê fêhma Îslamî” weke çirûskê bê temsîl kirin, bi rêjeya Îslamî “pîvana demê” divê pêve bê girtin… Tê dîtin ku, hem pirsgirêka “nasnamê” girîng digrim û hem jî bersiva suala “nasnamake çawa û kîjan nasname” didim; tevekê pirsgirêkên din jî, li gorî vê rêjeyê tê bidestxistin û tekoşina wê tê dayîn…Heke doz ne bi wê teşeyê bêne bi destxistin, ev peyv û pirsgirêka ku me qala wan kir nihêrîneke ne raste, weke însanê nexweş nezer lê bê kirin ku bêjin “ ev însan nexweşe” ji pêdandineke qebe û wur ve tu wateya wê tune ye!..

ZENDPRESS- Hûn îzmê û pirsgirêka kurd çawa şîrove dikin?
SALİH MİRZABEYOĞLU- Berhevdana îzmê û pirsgirêka kurd, malûm e herdu jî tê zanîn, yanî berhevdana herduyan ji bo îro bi têgihîneke nîvînkirî nayê behskirin… Ji bo nêrîneke cuda, li holê gelek pêşdariyên derew hene…Berî her tiştî weke sazûman û nêrîneke dinyayî îzm çi ye? Aniha ezê bêjim, li ser halê pirsgirêka însan û civakê muhaseba gerdûnê û “ jiyana hêja kîjan jiyan e” li holê sazûmanek an jî berekî xema dîtina dinyayî tune ye; şaşî û rastiya wê li alîkî, li holê sazûmaneke wiha tune ye… Weke Necîp Fazil gotiye ev şeş tîrê ku bi pusûlê hatine rêzkirin… îzm encex, ne li gorî ku ka heval bendê kê ye, bi dîtineke ku têzanîn di vê çarçovê de ka gelo lihemberî çi ye em dikarin li ser vê mûtela bikin: Rêgeza navdar “laîkî” yanî dijminê Îslamê… “Laîktî dijminê dîn nîne” heke em werin ser van qinîkan; vanan ne dizanin laîkî çi ye û ne jî Îslamê nasdikin… Laîkî çi ye?.. bi avayekî mîrîtî em salixê wê bidin, “ azadiya dîn û wijdane” na xwe laîkî di qategoriyê de behseke “azadî “ ye… Minak em biaxivin: Maf û azadî, li cihê stûbarî û pêwistinî hebe mewzûbehs e…Stûbarî û pêwistî jî li cihê ku rastî bê gotin, li gorî ku hevsazî pêre hebe îfadeya azadî dibe; çimkî di vê wateyê de “ pêwistî” ne suxre ye, ev merc û derfetê “çêbûnî” hebûna însan e… Li gorî vegotina Necîp Fazil “ azadî, piştî heqîqeta esaretê azadî ye!” Naxwe dîtina Dinyayî, ji azadiyê re hem armance û hem jî encam e… Niha jî lazime em bipirsin: Berî hebûna rojê bê çawa ku em nikarin behsa ronayiya wê bikin, tûnebûna dîtina Dinyayî û rêjeya sazûmanî ji çi çêbû û ji kur hat? Laîkî ya Rojava, “ hişê Yûnan, sazûmana Roma, exlaqê Mesihtî” ev tarzê jiyanê ku hatiye formulekirin doza di nava gera dîrokê de derketiye holê… Berî her tiştî Mesihtî, we’za nîzama dinyayî nake û risteke prensîbên exlaqî ye; piştî ku waaza nîzameke dinyayî ne hate kirin, ji xwe li gorî ku nikare zoriyê li ser “bawerî û wijdan” bike?.. Di çercova van mercan de “azadiya dîn û wijdan” tenê mesihtiyê li cihê wê yê eslî dide rûniştandin. Ji xwe hêrsa dêrên Mesîhî ji bo ku li dinyayê bibe şiyandar, tesalukirina komelê, sitemkariya li hember zanînê, ji rûyê xerabet û hewesa ku li wijdana hukim bike laîkî çêbû ye… Lê li cem me ji bo ku hinekî bê xemilandin dibêjin “ ma kes eleqedarê îbadeta we dibe” ev qinîk tê servekirin… Divê em zanibin ku eynî wextê Îslam nîzameke dinyayî ye, bi hemû stûbarî û pêwistiniyê wê di nava peyvên îbadetê de ye… Sazûmana Îslamî tê avakirin, di nava vê sazûman û statuyê de, “di dîn de zorî nabe” di vê çarçovê de pîvan tê kirin, dixwaze misilman an jî dixwaze gawir be… Tevekê meselê, doza di nava sazûmana gawir de cih şanîdana misilman û di nava sazûmana misilman de jî cih şanîdana gawir e… Bikurtî: Laîkî, dijberî Îslamê ye… Hatina doza “pirsgirêka kurd” Ez pirsgirêka kurd weke dozeke kêfkarî dibînim û didim şanîdan, pêwendiya îzmê û pirsgirêka kurd, bi giranî zehfê netewa kurd misilman e, netewa tirk jî di eynî encam û pêvajoyê de ye… Ji hêla dîrokî ve bi kurtayî dixwazim çend bûyeran bidim diyar kirin: Di sala 1938an de, berî mirina xwe bi mehekê nameyeke ku ji Ingilîzan re nivîsandiye heye…. di sala 1977-1978an de bi awayê rêzenivîs di rojnameya Milliyetê de 5-10 rêzenivîs hate weşandin, rojnamê fotoqopiya nameya ku di halê nexweş de hatibû nivîsandin weşand; dibêje ev komara ku me b ihevre avakir emê bihevre bidine jiyandin!.. Komara laîk …Sahneyeke din: Ji Hecî Mûsa begê Motkî re ji bo komcivîna Erzurumê dawetname tê birê kirin… Navê wî di nava niwêneran de derbas dibe… Berî ku here komcivînê parêzgerê Mûşê diguherîne… Li gorî adetên şerqê, pêre ji eşîretên kurdan 500-600 siwarî hene; eşîreta ku hatiye komkirin katibiya wan Şeyh Selahaddîn (bavê Kamuran Înan) dike…Qeymeqamê Varto, ji komcivîna Erzurumê re telgrafeke wiha dişîne: “Mûsa beg, tê ku we berteref bike!”… wexta Mûsa beg digihîje Varto, belavbûna komcivînê dibihîze; ji bo vê bi paş ve vedigere… berî ku komcivîna Erzurumê destpêbike ji Mûsa begê re “ Heke tevgera Anadolê biser nekeve gelo li kêleka we cihê me heye?” bi vî rengî telgrafekê rê dike; ev telgraf heta sala 1960 di destê kurê wî Medenî beg de dihate zanîn, lê piştî wê bê kete destê kê nizanim… Ji xeyrî vê dozeke din: Komela Xoybûnê, li gorî navê ku Mûsa beg pêdandiye lîste hatiye avakirin… Pêyvendiya û vê komelê, ev rejima demokratîk(!) ku zagona wê li dîwar neyê xistin nayê şîrovekirin…Ev çend xetên ku min nîşankirin, ji meselê re wesif û nirxandineke nû tîne… Hukmê giştî ev e: îzm û pirsgirêka kurd, mercên qesta meselê ku li ber çav bê girtin, Ji îzm û ji pirsgirêka tirkî cuda nîne… îzma ku dijminayiya Îslamê dike, hadîseyeke hevpar e ji bo jiyana xelkê kurd û tirk!.. Nemaze lazim e em vê li ber çav bigrin: Ji bo dinya rojava ya herî eslî ev e, ji holê rakirina xilafetê û di nava dinyake Îslamî de, pêşbirina geşbûneke Îslamî ye… Xîlafet çi ye? Mezrîngeheke nimînêra netewên yekbûyî Îslamî ye… Ronayî dide pêşiya rewşa tirkî îro, ezê perantêzeke ku mijara dîrokê jî di nav de dixwazim vekim di 1979an de mijareke ku min binê wê xêz kiribû dixwazim bînim bîra we: Li Sakaryayê piştî têkçûna yûnanan sedemê têkçûnên din yên eslî, serxweçûna yûnan, bûyerên navxweyî û birîna alîkariya hevalbendên wê bû- hêzên ingîlîz fransiz û îtalyan çima derketin û çûn, bi awayekî eşkere dîrokeke rast ne ketê holê û behsa serxwebûneke kar kirî tê kirin… Bedêla diroka ku li gorî propaxandeke şoreşa nizm (aşaxılık) bê eyarkirin, heta zanîneke dîrokî û felsefeyeke dîrokî ku rast bê nivîsandin nekeve holê giyana rojê û pirsgirêkê civakî ne mumkunê ku bi awayekî rastîxwaz nêzîkatî lê bê kirin… Di nava vê çarçovê de, piştî cenga rizgarî (Kurtuluş savaşı) sazûmana ku hate damezrandin bi qademe qademe dijminayiya Îslamê kir û ev rûyê xwe nişanda; heke Komara Tirkî bi awayekî sedem nehata damezrandin, mewzûbehsa berî tevgera Anadolê yê avakirina dewleta Kurdî bihatana rojevê û îro ev rola ku Komara Tirkî li xwe bar kiriye, bi qademe qademe yê li Kurdîstanê pêk bihata… Hinek pêşverû(!) yên ku behsa tekoşîna Antîemperyalîst dikirin, îro dîsa dema ku behsa dijminayiya Îslamê tê kirin dibine maşê dilak yên duzenê ev halê ku dikevinê mijareke biha ye!..

ZENDPRESS- Raperînên di dewra komarê de dibûn helwesta Îslamî qet neyînî nîn bû?.. Helwesta li ser Şêx Seîd bêtir bingehekî Îslamî bû. Lê helwesta Bedîuzzeman ne eşkere û ne pejirandî bû, hêla Îslamî bi dewletê re di nava peywendiyan de bûn? Ev çawa tê şîrovekirin?..
SALİH MİRZABEYOĞLU- Hûn dibêjin raperînên di dewra komarê de bûne helwesta Îslamî erênî nîn bû, qismek ji van serhildanê ku bi cehda Îslamî hatine kirin Hûndinixumînin, ev ne raste… Ev şaşitiyê, wexta Hûn behsa Şêx Seîd dikin pêre Hûn dikevine nava şaşitiyeke din u wê jî pêre dimeşînin: Serhildana Şêx Seîd li gorî ku serhildaneke Îslamî ye, di vir de ne li cih e ku helwesta Îslamî erênî an jî neyînî bê nirxandin… Di serhildaneke Îslamî de, helwesta kesê Îslamxwaz pirtir divê bi erênî li bingeh û lebata Îslamî bê nêrîn, bi nazî û menfî daxuyaniya wan tewşe û nelicih e … Suala ku we kir ne li gorî helwesta Îslamî hat kirin, bi niyeta Îslamî bi awayêkî polîtîk cûda kirina Saîdê Nûrsî, heke bê şîrovekirin ku bêjin serhildana Şêx Seîdne Îslamî bû dîsa tewşe û nelicih e; heke herdu polîtîkên Îslamî ji hev cihê bêne nirxandin, di vê mijarê de niyeta sualê carekedin tewşe û nelicih e… bi serde babetekî din heye divê bê zanîn, di derheqê Şêx Seîdde Saîdê Nûrsî wiha gotiye: “ Ez poşmanim ku çima tevlî birayê xwe Şêx Seîdne bûm; ji îro pêve ezê xwe bidim doza îman û Îslamê” …”Hêzên Îslamî bi dewletê re di peywendiyê de bûn” em werin ser vê gotina we: Ev aliyê îfadeya we, ev şaşitiyên ku min diyarî û têkûz kirin, şaşiyên têkûzî ne… Ku em werin li aliyên din bifikirin, divê ev jî ji çend hêla bêne nirxandin… Ya yekem: Heke mijar serhildanên Îslamî bin, bi giştî hêza Îslamî ne ji hêla polîtikayê ne jî hêla qewetê kesê ku alikariya wan bike û şîrove bike tune bû. Herweha, piştî provakasyona Menemenê ji qirkirina misilmana bigrin, berî wê û piştî wê bi awayê ku yek bi yek nayê hejmartin pir tade kirin û stûxwarî hetanî devra paşî berdewamkir û mînakên wê pirin. Di hin serhildanan de hin eşîretên şerqê bi dewletê re ketin pêywendiyê, ji sedema pêşbaziya hin eşîretan gelek serhildan têk çûn… Yanî serhildan îslamî dibe an nebe, ev helwest û lebatên ku nakevin nava xeleka Îslamî ku bi navê Îslamî lê bê malkirin tiştekî tewş û nelicih e… Li vir, hin caran Kurd û Îslam weke du hep dijberên hev tê nîşandan, li hin caran jî Îslam û rejima îst bi hevkarî tê nişandan û Kurd jê têne xeritandin ev helwesteke bideke û şaş e: Weke min diyar kir, serhildana Şêx Seîd û neyîniya helwesta Îslamî hukmê we şaş dike. li cem vê, Seîdê Nûrsî jî kurd bû… Ya duyem: “ Hêzen Îslamî bi dewletê re di nava peywendiyên de bûn” ev gotina we, meseleyeke ku bi muxatab re divê bê tatbîk kirin … Di diroka komarê de ji %99ê wê ku misilman bûn ji zordestiya rejimê xelas nebûn û bi hezaran jî di zindanan de bûn, bi îşkence û bi cezayê mirinên gelek xelkên kurd û tirk bi maddî û manewî hatin dorpîkirin, çepgir û neteweperwerên kurd û tirk rasterast an jî binavgîn ji îdeolojiya fermî re dibûn alet û berdevkiya wê dikirin?.. Ya sêyem: Heke em vê meselê bi gelemperî bigrin dest, dev ji hevkara berdin, rasterast nûnerê rejima îst “DSP” û “SHP” ji bo van divê çi bê gotin?.. Em pir behsa dûr nakin, emê behsa îro bikin, “ çepgir, li pirsgirêka kurd bi vî awayî mêze dikin!” ku ev bi vê teşeyê hukumdikin?..

ZENDPRESS- Di vê babetê de, dijmintiya kurdî bi pêşde diçe. Tê gotin ku hêla ülkücü wê li hemberî kurdan bê bikaranîn. Li hemberî vê helwesta we çi ye?..
SALİH MİRZABEYOĞLU- Di derhekê ku dijmintiya kurd bi pêşde diçe ez ne xwedî malûmat im… Rejima îst bi edebiyata ku dibêje “bimre qomunîstî” an jî “ bimrin yê ku dewleta me xiradikin” bi van gotinan ji bo berjewendiyên xwe hew karin misilmanan tijî bikin û bixapînin; di vê mijarê de, heke nekevin nava civaka me û li me şaş jî mêze kin bi gelemperî li ser pirê misilmanan em xwedî tesîr in… Tesîreke rasterast an jî ya binavgîn…Ji bo ülkücüya jî eynî tişt… Di vê pêvajoyê de, rejima îst di nava derfetê xwe de ji alikariya her hêlê mahrûm maye û bi vî awayî diperpite; car caran dengên terikî jî derdikevin, ji bo mayinê girîngiya wê çi îfade û derfetê wê tune weke dînazorê avahiyeke kevn “ perpitîna dawî dike”… Bedêla ku êrişî rejimê bike, dixwaze nakokî têxe nava xelkê kurd û tirk, mesele divê rast bêne îfade kirin; em vê dikin… Helwesta me ji bo her hêlê, lebatên ku xwe bi xwe pêkhatî tê wate kirin ji hêla taybetiya keyfiyetê, îfada me li gorî tiştê heyî, bi zanîn an jî bi nezanîn eniya me rola xwe dilîze, zimnî an jî rasterast di nava mercên hevalbendî de tê şîrovekirin…Bi vekirî, armanca Îslamî polîtîka me diyar dike… Em ne temaşevanin, em lîstikvanin… Heke armanca Îslamî fêde nede, weke koleyên Roma ku di trîbûna de hev dikuştin û esilzade li wan temaşe dikir, em jî emê temaşe bikin!...

ZENDPRESS- Bi rastî Îslam çareserî ye?.. Di meseleyên millî, taybetî û pirsgirêka kurdî de gelo rêbazeke ezelî û ebedi ye ?... Çimkî li holê mînaka Îran, Pakîstan, Sudan, Fas û Irak heye û ev tevjî biserneketine. Wekî din Hûndi derhekê Federasyonê de çi difikirin?...
SALİH MİRZABEYOĞLU- Herhal hûn ne li hêvî ne ku ez bêjim “ Îslam çareseriyeke derewîn e” ev şaş e!... Berê jî min gotibû lê, ji bo ku hûn Îslamê tim bi mînakên serneketî re hevpar dikin ez dîsa dibêjim: Hûn, niha dev ji Îslamê berdin, hûn bersivê bidin vanên ku dibêjin “Kurdan di dîrokê de tucar dewlet avanekirine”… Ku em werin ser doza Federasyonê: Di hêla Îbda yê de, “ Teşeya îdareya Îslamî” di vê çarçovê de di nava îdeala Yekîtiya Dewletên Îslamî de weke çareseriyeke ku her civat û her dewlet jê îstifade dike hatiye fikirîn, ev doza ku di sala 1980ê de bu mewzûbahs, di sala 1990î de bi weşana kovara “NOKTA” ji rayagiştî re hate malkirin… Weke dizanim herî pêşî yê ku ev fikra Federasyonê gotiye ez im… Piştre parlementerên HEPê û Abdullah Öcalan gotin: “ Federasyona Komara Tirkî-Kurdî” ev pêşniyarên wan piştre derketin!

Çavkanî: Salih Mirzabeyoğlu,-Adımlar/-1984’den 1996’ya -, İBDA Yay., İstanbul 1997, s.130-184


Furkan, Berfanbar 2009